Bu haber kez okundu.

YORUM | Futbolun geri dönüşü ve karton seyirciler

YORUM | Onur Özgen @ozgenonur  

Terry Eagleton’ın “Azizler ve Âlimler” adında nefis bir kurmaca romanı vardır. Romanın kahramanlarından filozof Ludwig Wittgenstein’ın bir arkadaşı, bir gün bir binanın merdivenlerinde onun fotoğrafını çekerken, Wittgenstein arkadaşına nerede durması gerektiğini sorar. Arkadaşı ise umursamaz bir şekilde, “Oralarda bir yerde” diye cevaplar ve rastgele bir yerde durmasını işaret eder. Bu cevap, Wittgenstein’ı müthiş heyecanlandırır. Cambridge’deki odasına gittiğinde yere uzanmış, heyecandan kıvranıyordur. Arkadaşının kendisine söylediği şey, önüne koca bir dünyayı sermiştir. “Şu taşın beş santim solunda” değil de, “oralarda bir yerde”. Wittgenstein bu sayede insan hayatının da böyle kesin değil, yaklaşık ölçülerle sürüp gittiğini anlar ve bunu daha önce nasıl anlayamadığına şaşırır.

“Güzellik ve basitlik hâlâ vardı,” diye geçer romanda. “Ama bu, matematiğin güzelliği ve basitliği değil, yaklaşık olarak yaşayan, belirsizlikler ortasında rahatça hareket eden sıradan insanların hayatlarındaki güzellik ve basitlikti.”

Son üç aydır ise insanlık olarak içinde bulunduğumuz yüzyıldaki en büyük belirsizliğin tam ortasındaydık. Sıradan insanlardık. Ama karantina altındayken o kadar rahatça hareket ettiğimiz söylenemezdi. Dahası, hayatımızda en fazla yer kaplayan güzellik ve basitliklerden belki de ilki olan futboldan uzunca bir süredir mahrumduk. Bıraktığı boşluğu bu kadar belirgin bir şekilde hissetmemiz bundandı. Açıkçası yerine koyacak bir şey de bulamıyorduk ve hâliyle biraz afallamış durumdaydık. Ama yine de tüm sorumluluğu salgına yüklemek kolaycılık olur. Dürüst olmak gerekirse, salgından önceki futbol da içimizdeki boşluğu eskisi kadar dolduramıyordu. Bu yüzden Almanya’nın ardından artık burada ve tüm Avrupa’da yeniden geri dönmeye hazırlanan futbolun temellerine bu dönemde yeniden inmeye ihtiyacımız olacak.

Football Ball Mask Football Ball Mask

Öncelikle futbolun niçin dünya üzerindeki en gözde spor dalı olduğunu hatırlamakla başlayabiliriz. Oysa ki “İngiliz oyunu” denilen şey, sadece futboldan ibaret değil. Neden kriket ya da ragbi değil de futbol daha popüler olmuş olabilir? Çünkü bu oyunun temelinde basitlik var. Oynamak için top ve kaleden başka hiçbir şeye gerek yok, bunlar da hemen her şeyden yapılabilir; paçavralardan ya da eski gazetelerden bir top ve iki taştan bir kale yapıp futbol oynayabilmek mümkün. Öte yandan kuralları da herkesin idrak edebileceği kadar basit.

Buna karşın modern futbol, oyunu gittikçe karmaşıklaştırarak temelden uzaklaşılmasına neden oldu. Evet, futbol hâlâ basit bir oyundu. Ama artık bu basitliği fark edebilmek için özel gözlere sahip olmak gerekiyordu. Johan Cruyff’un gözleri gibi.

Elbette futbolun temellerine dönmekten kastettiğim şey, oyunun neredeyse tamamen fizikî mücadelelere dayalı olduğu ve bu yönüyle şu an bildiğimiz anlamdaki futboldan ziyade ragbiye benzediği, takımların yedi forvet oyuncusuyla birden oynadıkları ve tek bildikleri şeyin topu bir an önce onlarla buluşturmak için ileriye doğru vurmaktan ibaret olduğu futbolun ilk dönemlerindeki değerleri geri getirmek değil. Zaten bu mümkün de değil. Ama futbol, yalnızca son yirmi senedir oynanıyormuş ve sanki ondan öncesi tamamen bir karanlıktan ibaretmiş gibi davranmak da saçmalık. Oyunun temellerinden uzaklaşmasının nedenlerinden biri de ortalama futbol izleyicisinin bu kültürsüzlüğü ya da hafızasızlığı.

Diyelim ki bir sinema izleyicisisiniz, hiçbir sessiz film seyretmeden Hollywood hakkında konuşabilir misiniz? Ya da Fransız sineması üzerine içinde Yeni Dalga’nın olmadığı bir eleştiri yazısı kaleme alabilir misiniz? Veya diyelim ki bir edebiyat okuyucususunuz, tek sayfa Cervantes okumadan modernist anlatım teknikleri üzerine fikir beyan edebilir misiniz? Evet, elbette bu mümkün. Ama bunun için önce kendinizi gülünç duruma düşürmeyi göze almanız gerek.

Diğer yandan bir futbol izleyicisiyseniz, rahatlıkla 2000’lerden önce futbol oynanmıyormuş ya da oynansa da ortada üzerinde durmaya değer bir şey yokmuş gibi yapabilir, üstelik bu müthiş kibir ve cehaletinizin bir dışavurumu olan iddialı futbol yorumlarınızla kendinize Twitter’da geniş bir takipçi kitlesi de edinebilirsiniz.

Ama elbette durum bu kadar umutsuz değil. Hâlâ futbolu gerçekten seven, dürüst futbol izleyicileri var. Salgın ise onlar için mükemmel bir fırsattı. Futbolun üç aylığına da olsa ortadan kalkması, biz hayatta yokken de bu dünyada futbolun oynandığını keşfetmek için bir şanstı. Evet, Virgil van Dijk gerçekten müthiş bir savunmacı. Ama acaba Franco Baresi’den daha iyi mi, artık bunu görebilirdik. Evet, futbol şu an taktik anlamda gerçekten çok gelişmiş durumda. Birçok yenilikçi antrenörün yaptıklarını büyük bir ilgiyle takip ediyoruz. Ama belki de tamamen yeni olan hiçbir şey yoktur, hepsi geçmişte daha önce yapılmış ve şu an farklı biçimlerde yeniden tekrarlanıyordur. Güncel futbolun, kendisinden başka herhangi bir şeyle ilgilenilmesine izin vermeyen yoğun takvimi bir anda iptal olduğu için, artık tüm bunlara göz atmaya fazlasıyla vaktimiz vardı.

Kendi adıma ise bu sürecin oldukça verimli geçtiğini söyleyebilirim. Örneğin geçtiğimiz hafta, eski bir Macar spor gazetesi olan Nemzeti Sport' ta yayımlanan bazı grafiklere denk geldim. Macaristan'ın 1927'de Fransa'yı 13-1 yendiği maçın en önemli olaylarının okuyuculara anlatıldığı grafikte, iki takımın attıkları şutlar daire, goller kare, ofsaytlar bayrak, serbest vuruşlar ise artı işaretiyle gösteriliyordu. 12 Haziran 1927 tarihli bu gazete kupürü, belki de futbolda veri kullanımının ilk örneğiydi.

Aynı gazetenin 1936'daki bir sayısında ise başka yeni bir görsel buluş olan "hedef tablosu" vardı. İtalya - Macaristan maçının şutlarının gösterildiği bu tabloda goller numarayla işaretlenmişti. Böylece okuyucular tablodan Macaristan'ın çok daha fazla sayıda gol pozisyonuna girip şut çektiğini, ama İtalya'nın bulduğu fırsatlardan daha iyi yararlanıp maçı 2-1 kazandığını anlayabiliyorlardı. Bunu da pekâlâ günümüzdeki "Gol Beklentisi" (Expected Goals - xG) modelinin öncülü olarak görebiliriz.

Elbette geçen yüzyılın başında yayım yapan bir Macar spor gazetesi, ne kadar yenilikçi olursa olsun, bizim elimizdeki araçlara sahip değildi. Bu yüzden onlardan çok daha fazla şey bildiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama Rory Smith'in geçtiğimiz ay içinde Şota'nın Tercümanları ekibi tarafından Türkçeye çevrilen harika yazısında da söylediği gibi, bu bizi geçmişin futbol insanlarından daha zeki yapmıyor: “Çünkü şu anda bildiklerimizi onların yaptıkları sayesinde biliyoruz. Şu anda keşfettiklerimizin büyük kısmını ise (başka isimlerle tanımlamış olsak da) onlar uzun zaman önce keşfetmişlerdi.”

Üstelik, futbola dair daha çok şey bilmek, belki de sanıldığı kadar iyi bir şey değildir. Veriler sayesinde bir maça ilişkin o kadar çok şey biliyoruz ki, bazen bu bağlamın kendisinden kopmamıza neden oluyor. Hangi oyuncunun kaç kilometre koştuğunu ya da yüzde kaç isabetli pasla oynadığını biliyoruz, evet. Ama bunların anlamlı koşular ya da paslar olup olmadığıyla neredeyse ilgilenmiyoruz. "Her şeyi matematiksel bir kesinlikle bilmek istiyoruz," diyordu Jorge Valdano, son Dünya Kupası'ndaki muhteşem yazılarının birinde ve ekliyordu: "Oysa futbol, iki kere iki dört etmediğinde de güzel."

Öte yandan güncel futbola dair her geçen gün daha çok şey bilmenin getirdiği bir başka sorun daha var: Daha çok konuşmak. Uzun zamandır futbol izleyiciliği, yerini futbol üzerine durmadan ahkâm kesmeye bıraktı. Elbette futbol, üzerine herkesin konuşabileceği demokratik bir oyun ve bu kötü bir şey değil. Ama izleyicinin kendi kimliğini unutması oldukça kötü bir şey.

Fenerbahce Fans Fenerbahce Fans

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, geçmiş röportajlarının birinde, “Bugün yapılan şey gidip bir filmi görmek değil, onun hakkında konuşmak” diyordu. Bunu pekâlâ günümüzün futbol izleyiciliğine uyarlamak da mümkün.

Salgından önceki futbol alışkanlıklarımızın üzerinden yalnızca üç ay geçti. Unutmuş olamayız, ama gelin birlikte hatırlayalım. En son ne zaman bir futbol maçını izlerken telefonunuzdan Twitter’daki gündemin ne olduğuna bakma ya da maçla ilgili bir tweet atma ihtiyacını hissetmediniz? Ne zaman kendinizi bir futbol maçının doğal akışına tamamen bırakabildiniz? Tarihin en iyi futbol maçını da izleseniz, 90 dakika boyunca gözünüzü kırpmadan yalnızca maçı seyredebilmek mümkün mü artık? Bir futbol maçı karşısında yalnızca basit bir izleyici olarak kalmayı başarabilir misiniz? Maç hakkındaki düşüncelerinizi birileriyle paylaşmadan durabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz? Yoksa oyun hakkında konuşmak, çoktan futbol izleyiciliğinin bir parçası hâlini aldı ve bu konuda yapacak hiçbir şey kalmadı mı?

Futbol, burada ve her yerde yeniden geri dönmeye hazırlanırken aklımdan geçen sorular ve düşünceler işte bunlar. Yazı boyunca çok fazla “ben” dediğim için ise özür dilerim.

Yeniden hoş geldin, sevgili oyunumuz.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.